23 Mayıs 2010 Pazar

Herhangi Bir Gün 4

28 Nisan 1960, Istanbul

Ali 19 yaşına gireli henüz üç hafta olmuştu, annesini Kartal'daki akrabalarının yanına bırakıp Aksaray civarındaki arkadaş evine taşınalı ise yaklaşık bir buçuk yıl. İstanbul Üniversitesi Orman Mühendisliği bölümünde okuyordu ailesinin tüm itirazlarına rağmen. Annesinin yanına sığındığı akrabaları yüzyıllardır kasaplık ve hayvan ticareti yapıyorlardı. Ali'nin de aynı işe devam etmesi öngörülmüş ama O, biraz da babasının kaderini aile meclislerine bağlamasından olsa gerek bu işe şiddetle isyan etmişti. İyi anlardı kasaplıktan, hayvandan da; yapsa yapardı ama hiç içinden gelmiyordu. Hiç göremediği ve görebileceğini hiç zannetmediği baba topraklarına, Novi Sad'a dönmek ve ormancılık yapmak istiyordu; zaten Tito da yavaş yavaş özel işletmelere izinler vermeye ve eğitimli Yugoslavları ülkelerine geri çağırmaya başlamıştı.

Bu hayal, babasının başladığını bitirme hayaliyle başlamıştı orman fakültesine ve başlar başlamaz dik duruşu, isyankar kişiliği ile birden bire kendisini Demokrat Parti karşıtlarının liderleri arasında bulmuştu. Ateşli konuşmalar yapıyor, forumlar düzenliyor, insanları etkiliyordu. Ben diye birşey kalmamıştı aslında, kendisine yuva olan, yemek veren, besleyip eğiten bu topraklara borcunu ödemek istiyordu. O bir üniversite öğrencisiydi, çalışan, düşünen ve üreten bir birey olmalıydı ve bugün bu idealleri ispatlamak için tam da zamanıydı.

Demokrat Parti tahkikat komisyonu adı altında yarattığı ucubeyi dün mecliste kendi kendine onaylamış ve basını ve özellikle muhalefeti baskı altında tutma gayretkeşliğinde son sınırı da aşmıştı. Sıranın kendilerine ve ellerinde tuttukları özgürlüklerine geldiğini bilen öğrenciler bir zamandır isyandaydı. Bugünkü ise şimdiye kadar yapılan tüm eylemlerden daha büyük olacaktı. Turan ile birlikte çok çalışmışlardı bu iş için. Tüm okullara, talebe birliklerine, aydın öğrencilere haber yollanmıştı dün öğlen ajansında kanunun onaylandığı ve yasalaşacağı haberi alınır alınmaz. Sabah kuşluk vaktinde kalkmışlar, paylaşıkları talebe evinde küçük bir kahvaltı yaptıktan sonra son surat okulun yolunu tutmuşlardı.

Beyazıt'a vardıklarında saat 7 olmuştu, hem okulun içerisinde öğrenciler hazırlanıyordu hem de dışarıda polisler. Daha şimdiden okulun dışına çıkmamaları konusunda polis uyarıp duruyordu. Siz içeri gelmeyin de diye aklından geçirdi Ali.

Durmadan artan kalabalık polisi endişelendirmeye başlamıştı. Eğitimsiz polis, coşkulu öğrenciler ile karşı karşıya kalmıştı; herşey bir felakete doğru gitmeye başlamıştı.

Turan konuşmasını bitirmiş görece sakin bir köşede Ali'nin konuşmasının üzerinden geçiyorlardı.
"bir sigara iç" dedi Turan, "sakinleşmene yardım eder"
"ben sakinim" dedi Ali titreyerek, "çok sert konuşmayacağım, baksana Ahmet zaten yeterli heyacanı yarattı"

Tam olarak ne olduğunu kimse anlamadı, bahçenin uzak köşesinde ani bir kıpırdama oldu, "polis içeride, polis geliyor" sesleri ile bir grup öğrenci okul binalarının içerisine bir grubu ise okulun dışarısına doğru hareketlendi. Herşey çok ani olmuştu, Turan ve Ali dış duvara yakın bir yerdelerdi hareket başladığında. "Dışarı" dedi Ali, "burada kalırsak ezileceğiz"

40 yıl sonra bile acısını bir an bile unutamayacağı bir hataydı bu, kaç kere geçmişti üstünden bu anın, kaç ayrı senaryo, kaç ayrı olasılık üretmişti. Gerçek tekti oysa, dışarı diye hareketlendirdiği arkadaşı duvarı aştıktan birkaç metre sonra şaşkın, kararsız, ne yapacağını bilmeyen ve korku ile kaplanmış bir polis tarafından vurulmuştu. Oracıkta öldü Turan, Turan Emeksiz. Onunla birlikte Ali'nin özgürlük isteği ve hayalleri de ölmüştü....

Arkası Yarın

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Herhangi Bir Gün 3

Nisan 1941, Belgrad

General Simoviç'in Alman yandaşı hükümeti devirip, Mihver devletlerinden ayrılmasının üstünden birkaç gün geçmişti ki doğu sınırından yani beklenmedik taraftan Alman birlikleri görülmeye başladı. Acımasız bir sertlikle ve merhametsizlikle saldırıyorlar ve doğal engebeleriyle daha rahat savunulur diye beklenen hatta çok çabuk ve derin delikler açıyorlar, bir yandan da ülkenin batısından Macaristan üstünden geliyorlardı

Herşey çok kötü, karanlık ve dayanılmaz bir hal almaya başlamıştı ki Almanlar bir kere daha beterin beteri olduğunu gösterdiler. Tam üç gün üç gece boyunca şehri taş taş üstünde bırakmamacasına bombaladılar. Aliye hanım da tam bugünlerde doğurdu küçük oğlu Ali'yi. Bir sığınağın içerisine kurulmuş küçük bir revirde , kan revan içerisinde kalmış doktor ve hemşirelerin yardımıyla ama daha çok kendi başına...
Kocası doğu cephesinde Almanlarla savaşıyordu. Daha doğrusu Aliye Hanım doğururken kocası ölüyordu. Bir havan mermisi bulunduğu siperi dövmüş ve Ahmet'in ruhu ile bedenini halıdaki toz gibi birbirinden ayırmıştı. Ahmet Boşnak'tı, Novi Sad doğumlu. Ailesi 500 yıldır bu topraklarda yaşıyordu. Osmanlı çekildikten sonra müslüman olan slavlar için hayat pek de kolay olmamıştı ama toprak sevgisi ve aile meclisi baskısı sebebiyle çevre köylerdekiler gibi Türkiye'ye göç edememişlerdi. Artık ne Novi Sad kalmıştı, ne aile, ne de meclisi.

Aliye Hanım küçük Ali'yi doğurduktan iki gün sonra Almanların Belgrad'ı işgal ettikleri o talihsiz gün kocasının ölüm haberini aldı. Büyük oğlu Hüseyin'i de yanına katıp zor, uzun, belalı ve acılı bir yolculuğa çıktı. Türkiye'ye gidiyordu, henüz savaş gelmemişti oralara. Aliye Hanımın baktığı yerden de gelmeyecekmiş gibi görünüyordu.

Dağ yolları, açlık, doğumun verdiği halsizlik, iki çocuğun yükü ve Ahmetsizliğin ağırlığı ile dört günde Bulgar sınırına vardılar. Almanlar gibiydi bu Bulgarlar da, aynı anlayış ve aynı merhametsizlik kaplamıştı bin yıllık dostlarını ve kardeşlerini. Sekiz kişilik bir küçük yahudi grubuyla kaçıyorlardı Türkiye'ye, gece yürüyüp gündüz uyuyor ve çocukların sezsiz kalmalarını umuyorlardı. Yolculuğun beşinci günü Hüseyin sessiz kalamadı, küçük bir çocuktu ne de olsa, annesinin yorgunluktan sızdığı bir anda kendini oyuna verdi, kamp yapılan alandan uzaklaştı, taş atarken kıyısında, gelen bir dalga ile Tuna nehrine kapıldı. Annesi Hüseyin'i bir daha hiç görmedi.

Yolculuğun onbirince günü Meriç nehrini geçip Türkiye'ye vardırlar. Grubun içerisinde sadece Aliye Hanım O da biraz Türkçe konuşabiliyordu. Sınırda teslim oldukları jandarma birliği misafir etti bu küçük grubu. Hüseyinciğe bir mezar bile yaptılar. Aliye Hanım ülkedeki akrabalarının yanına yollandı Aliciğiyle. Yahudi dostları ise küçük bir mülteci kampına...

İlk defa denizi gördü Aliye Hanım, Eminönü'nden bindiği vapurla Kadıköy'e geçerken, yirmi iki yaşındaydı. Film izler gibi izledi kendisini...

ARKASI YARIN


4 Mayıs 2010 Salı

Herhangi Bir Gün 2

Dostumuz öğle sıcağına kalmadan Kartal yollarına düştü. Eminönü- Kadıköy vapuruna zor zahmet yetişip kendine dışarıda bir yer buldu. Yeni vapurlara hiç ısınamamıştı, nerede Turan Emeksiz diye düşündü? Çocukluğunun en sevgili vapuru..... Annesiyle hep Kadıköy Karaköy arasını bu vapurla geçerlerdi. Onun için bir tutkuya hatta bir tutulmaya dönüşmüştü Turan Emeksiz... Bazen sadece Turan Emeksiz gelebilir diye bir sonraki vapuru beklerlerdi. Bir yaz günü yine annesini bekletirken Turan Emeksiz aşkına, anacığı sıcağa dayanamamış ve bayılmıştı. O gün korkuyla tanışmıştı dostumuz, hayatta herşeyini kaybetme korkusuyla. Belli belirsiz elini sallayarak kafasındakileri kovdu, yan koltukta bulduğu simit artığını üç beş arsız martıya atmaya ve bir yandan da Kartal'da ucuz eti alacağı Halit abiyi düşünmeye başladı.

Halit 12 çocuğuklu Diyarbakırlı bir ailenin en küçük çocuğuydu. 18 yaşına geldiğinde dağa çıkacağına İstanbul'a kaçmış, her türlü ağır ve zor işe koşulmuş, aşık olmuş, reddedilmiş, sokaklarda yatmış, birkaç kere küçük suçlardan içeri girmiş ama hayata bağlılığını hiç yitirmemişti. 28 yaşına geldiğinde Kartal'da neredeyse komün bir hayat yaşayan Boşnak göçmeni bir ailenin küçük kızına aşık olmuştu. Hayattan aldığı dersler ve sevgisinin büyüklüğüyle önce kızı sonra ailesini ikna etmiş ve iç güveyisi olarak ailenin yanına girmişti. O gün bugün, kızın babasının yanında kasaplık yapıyordu. Zor olmuştu işi öğrenmek, bir yandan başarmak zorunda olmak, bir yandan güvenilmiş olmanın ağırlığı ile çok yıpranmıştı. Şimdi ise aldığı işi büyütmüş, hafif tertip zengin olmuş, 3 çocuklu mutlu bir babaydı. Unutmamıştı Halit abi yoksulluk günlerini ve bu ucuz et işi de öyle başlamıştı. Halit abi müşteriye bakar, dinler ve sonrasında karşısındakinin ödeyebileceği kadar paraya et satardı. Ucuz et değildi Halit'inkisi, güvenme isteği ve sevgiydi...

Ağır düşünceler arasında vapur Kadıköy'e vardı, dostumuz "abi gaste" nidaları arasında bir koşu Kartal dolmuşunu yakaladı. Bu yolculuğun en sevdiği yanı dolmuşlarda kestirmekti ama bugün o şanslı gün değildi; ayakta kalmıştı. Dolmuş şoförü ceza yemesin diye hop oturup hop kalkarak Kartal'a vardı. Gün iyice ısınmış, güneş sık saçlı kafasını ve kışlık ayakkabılarının (başkası yoktu) içerisindeki garip ayaklarını pişiriyordu. Amacı hızla yürüyüp Halit'in dükkanına varmak ve o günün istihkakı olan 5 Lira karşılığında alabileceği eti almaktı. Halit abinin keyfi yerindeyse köfte de yerdi hem. Koştura koştura kan ter içerisinde vardı dükkana.

O da ne dükkan kapı duvar. Sadece o dükkan da değil etraftakilerin hepsi. Hızlıca sokağı taradı ama tanıdık ya da göz aşinalığı olan kimseyi göremedi etrafta. Vardı bu işte bir pislik ama anlayamadı. Bu kadar yolu geldikten sonra ve bu köfte ayran hayalleriyle geri dönemezdi, başladı Halit abinin evine doğru yürümeye. Evi bilmiyordu ama iki sokak arkada komünün yaşam alanı başlıyordu, nasıl olsa sorup bulurdu. sokakları hızla geçti ve mahallenin girişindeki küçük meydana vardı.

Esasında hergün olan, hepimizin her an bildiği ama her tanık olduğumuzda çok şaşırdığımız şey oldu birden. Aradığı tanıdık yüzlerin hepsi bir cami avlusunda toplanmışlardı. Şaşkınlık, salaklık ve sersemlik üçgeninde gezindi kısa bir süre ve aniden Halit'in çırağı Osman ile karşılaştı. İki gözü iki çeşme ağlıyordu Osman, Halit bir önceki akşam aniden ölmüştü. Memleketten gelen kötü bir haberi yüreği kaldırmamış ve bu insanlığın yüz akı adam aniden hem de pek garip bir gürültüyle yere düşmüş ve ölmüştü....
"Hastirrrrrrr"
Ne yapacağını ne diyeceğini bilemeden Osman'a katılmıştı çaresiz gözyaşları ile.
Ağlar mıydı insan 3 ay önce hiç bilmediği tanımadığı sokakta görse kafasını çevirmeyeceği birine...

Arkası yarın

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Herhangi Bir Gün

Güzel bir Balat sabahına uyanmıştı dostumuz. 6 aydır işsizdi. Levent, Seyrantepe, arkadaş evleri derken kendisini kabul eden yaşlıca bir çiftin yanına kiracı olarak girmişti. İki aydır kira vermeden oturuyordu,nereye kadar devam edecekse bu lüks...

Nisan ayının başında güneş hafif hafif Haliç'i ısıtıyor, geceden kalan çiğ tabakasını gece tekrar yollayabilmek için havaya katıyordu. Hayat diye düşündü dostumuz, hava gibi, herşey tekrar tekrar oluyor. Yol kenarında bekleyip bir sonraki otobüse binmek gibi birşey...

3 aydır bekliyordu O da sistemin kenarında, tekrar girebilmek için içeri. Salağım ben diye düşündü, iş bulmadan güzelim sistemden dışarı çıktığı için. Hep bu eğitim sistemi yüzündendi başına gelenler. Anası - tek çocuktu ve babasını hiç bilmemişti- kendine inanan ve güvenen bir insan olsun diye yetiştirmişti Onu hep. Çok iyi eğitim almıştı, ülkenin bedava sağlayabildiğinin en iyisini. Güven, çabala ve açıkta kal diye geçirdi beyninin arkasından, durumunu daha iyi açıklayabilecek başka bir döngü yoktu ki...

36 yaşına kadar devamlı çalışmış, az buçuk para biriktirmiş, hiç kimseye bağlanmamıştı. Anasının durumunu bildiği için bağlanmamayı tercih ediyordu. Ne de olsa babasının genleri vardı içinde, belli mi olurdu? 20 yıl çalışıp biriktirdiği 4 ayda bitmişti. Şimdi Ayşe hanıma yardım ediyor, evi temizliyor, alışverişi yapıyor ve boş zamanlarında -zaten başka bir zaman çeşidi tanımıyordu- Balat sahilinde güreşen çocuklara bakıyordu. Hiç de sevmezdi ki güreşi...

Yatakta doğrulup kalktı, akşam köşedeki bakkaldan hesabına yazdırdığı sigaradan kalan iki taneye baktı, çok düşünmeden birini yaktı. Kısa bir öksürük turundan sonra kendine geldi ve camı açtı. İçeri dolan taze havayı sigarasına katınca gelen ikinci öksürük krizi ise dostumuzu ayıllıttı. Anasının yokluğunu hissetti içinde...

iki saat kadar siftindikten sonra Ayşe Hanımın yanına indi. İki katlı küçük bir evdi yaşadığı, Ayşe hanım çok uğraşmıştı tarihi eser olmasın diye ama ne parası ne de inadı yetmemişti başarmaya. Ev yürüken gıcırdayan, su tesisatı her an sele sebep olacak kadar eski, sobalı ahşap bir yapıydı. Kalmamıştı Balat'ta bu evlerden fazla. Havalar düzelmeye başladığı için evi boyayacaktı kira karşılığı olarak ama boya alacak parayı ya da veresiye verecek bir nalburu bulabilirse.

Ayşe Hanım "Ali Abine baksana" dedi, "Uyanmış mı?"
Ali abi genelde pek uyanmazdı, dostumuz uyandığını hiç görmemişti ama kırmadı Ayşe hanımı.
"Uyuyor" dedi bakmadan...
Uyuyacaktı tabii, 30 yıldır bitkisel hayatta yaşayan adamın uyanması mümkün mü?
"uyusun uyusun, çok ihtiyacı var dinlenmeye"

Aaah dedi dostumuz içinden, neredeyim ben?

Küçük bir kahvaltıdan sonra, zaten büyüğü mümkün değildi, eline yapılacaklar listesini alıp yollara düştü. Bugün küçük bir İstanbul turu vardı önünde.
Ucuz sebzeler Sağmalcılar'da, ucuz odun Horhor'un arkasında, ucuz et Kartal'daydı.

Yürü be dedi kendine kim tutar seni...

Arkası Yarın....

27 Nisan 2010 Salı

Kim Şampiyon Olamaz

Erman Toroğlu şampiyon olamaz

Hıncal Uluç olamaz

Deniz Baykal zaten hiç olmak istemez

O ikinci olsun kimse hesap sormasın ister

Tamburacı konuya vakıf olmadığı için zaten olamaz

Sevgiyi bilmeden nefret edenler şampiyon olamaz

Hıncal kızdı, köpürdü diye haber yapanlar hiç olamaz

Çoluk çocuğa tecavüz eden hayvanlar da olamaz


Aklına geldikçe Aziz Yıldırım'a sayıp sövenler şampiyon olamaz

Ahmet Çakar akil adam kategorisinde Golden Raspberry ödülü bile alamaz

yani şampiyon olamaz

Reha Muhtar kırk takla da atsa şampiyon olamaz

O zaten "tüneli kaçmak için mi kazdınız?" sorusundan sonra hiç birşey olamadı.


Komplo üretenler şampiyon olamaz

Komplo tüketenler de olamaz

Akşam 40 dakikalık diziye 140 dakika reklam alanlar şampiyon olamaz

Memlekete tek katkısı Şampiyonlar Ligini yayınlamak olan Star

maçları D-smart'a aldığı için zaten olamaz


Kerameti kendinden mekuller şampiyon olamaz

Bunlarda keramet var zannedenler hiç olamaz

Emperor Palpatine şampiyon olamaz

Mustafar'daki Vader'da olamaz

Count Dooku yakınından geçmez


Unutmadan Vahşi Hayvanlar kesinlikle olamaz


Bu güzel bahar günlerini anlayanlar

Kıymetin kendinde değil çevresinde olduğunu bilenler

Paylaştıkça büyütenler

Büyüttükçe paylaşanlar

Evine mutlu gidenler

Mutlu olanlar

Güvenenler

Sevenler

Karşılıksız da olsa


Ve tabii ki çubuklusu olanlar


Şampiyon olabilirler



Şampiyon FENERBAHÇE