15 Mayıs 2010 Cumartesi

Herhangi Bir Gün 3

Nisan 1941, Belgrad

General Simoviç'in Alman yandaşı hükümeti devirip, Mihver devletlerinden ayrılmasının üstünden birkaç gün geçmişti ki doğu sınırından yani beklenmedik taraftan Alman birlikleri görülmeye başladı. Acımasız bir sertlikle ve merhametsizlikle saldırıyorlar ve doğal engebeleriyle daha rahat savunulur diye beklenen hatta çok çabuk ve derin delikler açıyorlar, bir yandan da ülkenin batısından Macaristan üstünden geliyorlardı

Herşey çok kötü, karanlık ve dayanılmaz bir hal almaya başlamıştı ki Almanlar bir kere daha beterin beteri olduğunu gösterdiler. Tam üç gün üç gece boyunca şehri taş taş üstünde bırakmamacasına bombaladılar. Aliye hanım da tam bugünlerde doğurdu küçük oğlu Ali'yi. Bir sığınağın içerisine kurulmuş küçük bir revirde , kan revan içerisinde kalmış doktor ve hemşirelerin yardımıyla ama daha çok kendi başına...
Kocası doğu cephesinde Almanlarla savaşıyordu. Daha doğrusu Aliye Hanım doğururken kocası ölüyordu. Bir havan mermisi bulunduğu siperi dövmüş ve Ahmet'in ruhu ile bedenini halıdaki toz gibi birbirinden ayırmıştı. Ahmet Boşnak'tı, Novi Sad doğumlu. Ailesi 500 yıldır bu topraklarda yaşıyordu. Osmanlı çekildikten sonra müslüman olan slavlar için hayat pek de kolay olmamıştı ama toprak sevgisi ve aile meclisi baskısı sebebiyle çevre köylerdekiler gibi Türkiye'ye göç edememişlerdi. Artık ne Novi Sad kalmıştı, ne aile, ne de meclisi.

Aliye Hanım küçük Ali'yi doğurduktan iki gün sonra Almanların Belgrad'ı işgal ettikleri o talihsiz gün kocasının ölüm haberini aldı. Büyük oğlu Hüseyin'i de yanına katıp zor, uzun, belalı ve acılı bir yolculuğa çıktı. Türkiye'ye gidiyordu, henüz savaş gelmemişti oralara. Aliye Hanımın baktığı yerden de gelmeyecekmiş gibi görünüyordu.

Dağ yolları, açlık, doğumun verdiği halsizlik, iki çocuğun yükü ve Ahmetsizliğin ağırlığı ile dört günde Bulgar sınırına vardılar. Almanlar gibiydi bu Bulgarlar da, aynı anlayış ve aynı merhametsizlik kaplamıştı bin yıllık dostlarını ve kardeşlerini. Sekiz kişilik bir küçük yahudi grubuyla kaçıyorlardı Türkiye'ye, gece yürüyüp gündüz uyuyor ve çocukların sezsiz kalmalarını umuyorlardı. Yolculuğun beşinci günü Hüseyin sessiz kalamadı, küçük bir çocuktu ne de olsa, annesinin yorgunluktan sızdığı bir anda kendini oyuna verdi, kamp yapılan alandan uzaklaştı, taş atarken kıyısında, gelen bir dalga ile Tuna nehrine kapıldı. Annesi Hüseyin'i bir daha hiç görmedi.

Yolculuğun onbirince günü Meriç nehrini geçip Türkiye'ye vardırlar. Grubun içerisinde sadece Aliye Hanım O da biraz Türkçe konuşabiliyordu. Sınırda teslim oldukları jandarma birliği misafir etti bu küçük grubu. Hüseyinciğe bir mezar bile yaptılar. Aliye Hanım ülkedeki akrabalarının yanına yollandı Aliciğiyle. Yahudi dostları ise küçük bir mülteci kampına...

İlk defa denizi gördü Aliye Hanım, Eminönü'nden bindiği vapurla Kadıköy'e geçerken, yirmi iki yaşındaydı. Film izler gibi izledi kendisini...

ARKASI YARIN


2 yorum:

  1. "Aliye hanım doğururken kocası ölüyordu " vahşi ve sade güzellikte bir cümle bu...

    YanıtlaSil
  2. Aliye Hnm in kadere teslim olmayan hali cok hosuma gitti...

    YanıtlaSil